20’inci yüzyılın otokratları “korku diktatörü”ydü. Baskı açıktı, zulüm görünürdü. 21’inci yüzyılda ise mimarının Rusya Devlet Başkanı Putin olduğu, demokratik görünen, açık baskının yerini bilgi manipülasyonunun aldığı, eskisinden çok daha sinsi bir otokrasi gelişiyor. Arsızca, gözünüzün içine baka baka yalan atıyor; muhaliflerini göstermelik nedenlerle içeriye tıkıyorlar. Yıllarca hücrelerde tutuyor, bazen yaşam haklarını bile ellerinden alıyorlar. Bu kadar korkaklar. Düşman gördüğünü ortadan kaldıran, korkak değil de nedir?
Yeni model otokrasi demokrasiye sadıkmış gibi görünür. Yüzünde hukuk maskesi, dilinde demokrasi vardır. İhtiyaç duyduğunda niyetini gizler; muhalifleri siyasi nedenlerle değil, uydurma rüşvet ya da yolsuzluk suçlamalarıyla yargılar. Eski diktatörler gibi halkı sadece düşmanlar ve tehditler üzerinden değil, “istikrar”, “hizmet”, “ekonomi” söylemiyle oyalamayı tercih eder. Ekonomik performansla övünür, kamu hizmetleriyle vitrinini süsler. Sessiz kalmaları için bağımsız medyayı satın almaya, satın alamadığını ise itibarsızlaştırmaya çalışır.
Otokrasiyi demokratik kurumların içine saklar. Sandık durur ama anlamı boşalır. Mahkeme vardır ama adalet yoktur. Modern otoriterler seçimleri manipüle eder, denge ve denetim mekanizmalarını içten çürütür, anayasaları kendi iktidarlarının sigortasına çevirir ve mahkemeleri iktidara sadakate göre dizayn eder.
Rejim türünü belirleyen en önemli unsurlardan biri, “bilgili elitin” büyüklüğüdür. Elit büyüdükçe susturmak pahalılaşır; susturmanın maliyeti halkın sofrasına yansır ve liderin beceriksizliği açığa çıkar. O zaman demokrasi, bir ihtimal değil, bir zorunluluk haline gelir.
"Elit" küçüldükçe ise iş kolaylaşır. Sınırlı sayıdaki gazeteci, birkaç konuşan akademisyen, birkaç itiraz odağı susturulduğunda, geriye sessizlik kalır. Bu durumda açık baskı, diktatörlük ortaya çıkar. Üstelik göstermelik, özellikle az tirajlı muhalif basını susturmaz görünerek demokratik oldukları sanrısını yayarlar.
Dolayısıyla bilgiye dayalı otokrasiler, elitin ne çok güçlü ne de tamamen etkisiz olduğu gri alanda filizlenir.
Bizim gibi küçük ülkelerde ise bu denge daha kırılgandır. “Bilgili elit” diye tarif edilen kesim zaten sınırlıdır. Birkaç yasal değişiklikle, birkaç kritik ismi hedef alarak, birkaç yayın organını baskı altına alarak kamusal alan daraltabilir. Küçük ülkede susturulan sadece gazeteciler değildir; tüm toplumdur.
Bunları ben söylemiyorum. Sergei Guriev ve Daniel Treisman, "Spin Diktatörleri: 21. Yüzyılda Tiranlığın Değişen Yüzü" adlı kitaplarında günümüz otoriter rejimlerinin tam da bu yöntemle işlediğini anlatıyor. Ve Batı’nın, çıkarları uğruna bu rejimlere çoğu zaman göz yumduğunu açıkça yazıyor.
Şimdi sorulması gereken soru şudur: Küçücük ülkemizde UBP liderliğindeki hükümet, seçimler yaklaşırken, muhalif gazetecileri susturacak, konuşan yurttaşı suçluya dönüştürecek Ceza Değişiklik ve Bilişim Suçları Değişiklik Yasa Tasarılarıyla nasıl bir düzen kurmaya çalışıyor?
Yasa tasarıları, konuşmanın risk, susmanın erdem sayıldığı bir düzenin altyapısı mı?
Basın Emekçileri Sendikası Başkanı Ali Kişmir önceki günkü basın toplantısında Ceza Değişiklik ve Bilişim Suçları Değişiklik Yasa Tasarıları ve "çağ dışı, gerici ve dikta bir zihniyetle siyasilerin kendilerine yönelik eleştirileri engellemeyi istediklerini" söyledi.
KKTC tarihinin en yolsuz hükümeti, yolsuzluklarının üzerini örtmek, hesap vermekten kaçmak ve seçimde yaşayacağı çöküşü geciktirmek için mi bu yola sapıyor? Çünkü denetlenmek istemeyen her iktidar, önce eleştiriyi kriminalize eder.
Rusya’da Putin, en keskin muhalifi Navalni’yi ortadan kaldırmadan önce ülkede protesto dalgaları büyüyordu. Gerçekler görünür hale geldikçe, oyları eriyordu. Sonunda manipülasyonu terk etti, çaresiz kaldığı için daha fazla baskıya sarıldı. Guriev ve Treisman’a göre Ukrayna’ya açtığı savaş, bu dönüşün en keskin, en geri dönülmez adımıydı. Büyük bir kumar, muhtemelen de bir hataydı.
Şimdi dönüp kendimize bakalım: Ekonomi kötü yönetilmiş, güven aşınmış, yolsuzluk iddiaları alabildiğine çoğalmış, seçim yaklaşmış. Böyle bir tabloda, ifade özgürlüğünü neredeyse ortadan kaldıracak yasal değişiklikler yapılması tesadüf değildir. Bu, başka bir tercihtir.
Yani acaba bu hükümetle sonumuz da savaş mı?
Madem inat ediyorsunuz, o zaman şunu da bilin: Yalnızca gazetecilerin değil, bütün halkın sabrını zorluyorsunuz. Sadece bir siyasi partinin seçmenini değil, gerçekleri bilmek isteyen herkesi karşınıza alıyorsunuz. CTP’liyi de, TDP’liyi de, hiçbir partiye oy vermeyeni de, bugün muhalefeti eleştirse bile yarın kendi konuşma hakkına uzanılacağını gören her yurttaşı da aynı çizgide buluşturuyorsunuz.
Çünkü burada savunulan yalnızca gazeteciler değildir. Halkın gerçeği bilme hakkıdır. Eleştiri hakkıdır. Bu memlekette konuşanın mı, susanın mı makbul vatandaş sayılacağıdır.
Sayın bakanlar, siz zaten ne yaptığınızı da, neden yaptığınızı da gayet iyi biliyorsunuz. Bu tasarıları geçirmek için sonuna kadar zorlayacaksınız; çünkü seçim geldiğinde halkın karşısına bu kadar yolsuzluk ve çürüme ile çıkmaktan korkuyorsunuz. Gerçeği bastırırsanız öfkeyi de bastırabileceğinizi sanıyorsunuz. Gazeteciyi susturursanız halkın duymayacağını zannediyorsunuz. Ama yanılıyorsunuz. Şimdi bunu size, sizin bu memlekete dayattığınız açıklıkta, sizin kurmaya çalıştığınız baskı düzenine inat, alenen göstermek boynumuzun borcudur.
Bkz. ‘Spin Dictators: The Changing Face of Tyranny in the 21st Century’











Yorumunuz