Yazılar

'İki Kişinin Tükürük Alışverişi'

Tehlike kapımızda!

Otoriter yönetimlerde baskı kurma girişimlerine tepki her zaman korkuyla susmak değildir. Biriken öfke ve güçlenen toplumsal sorumluluk duygusu direnç de üretebilir. 

Political Psychology dergisinde atıfta bulunulan ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Mısır, Rusya, Ukrayna ve Hong Kong örneklerini inceleyen bir çalışma, “risk algısının kolektif eyleme katılma isteği üzerinde beklenmedik etkiler yaratabileceğini” gösteriyor. 

Yani yurttaşta tehlike algısı yükselirse tepki de artabilir; ama tehlike sıradanlaştırılırsa sessizlik yayılır.

Tam da bu “sıradanlaştırma” eşiğindeyiz.

UBP yönetimindeki hükümet, yolsuzluk, sahte diploma ve usulsüzlük iddiaları arasında, bir yandan ifade özgürlüğünü daraltacak düzenlemeleri ilerletiyor; diğer yandan basın üzerinde keyfî baskı alanı yaratacak bir çerçeve çiziyor. Hekimlikte uzmanlık sınavına ilişkin değişiklikler ise kamu yararında değil, kimin, hangi üniversitenin işine yaradığında düğümleniyor. Bu, sıradan bir yasa meselesi değil; kamu sağlığı, liyakat ve denetim meselesi. Muhalefet neden bu üniversitenin adını açıklamıyor?

Artık meşruluğu daha da tartışılır bir hükümetten bahsediyoruz. Hükümet ve hükümetin hukuki danışmanı Başsavcı’ya yönelik usulsüzlük iddialarını gündeme taşıyan gazeteci Sabahattin İsmail, geçenlerde UBP’nin 9 köy ve mahalle örgütünün kongrelerinin iptali için dava açanlar karşısında Ünal Üstel yönetiminin apar topar kongrelerin iptaline yönelik karar verdiğini belgeleriyle yayımladı. Bu kararın, ilçe kongreleri ve kurultayın tüzüğe uygunluğunu tartışmalı hale getirdiğini, hukukçuların yeniden kurultay gerektiğini, aksi halde 2024 Kurultayı aleyhine iptal davası açılabileceğini söylediğini yazdı.

Bu meseleye konulan tavır, UBP yönetiminin kriz anlarında sistemi nasıl yönettiğini gösteren çarpıcı bir örnek.

Peki toplum ne yapıyor? Çoğu zaman hiçbir şey.

Çünkü tehlike, yüksek sesle gelmiyor. Teknik metinlerle, değişiklik maddeleriyle, “normalleşmiş” cümlelerle geliyor. Ve en çok da insanlar alıştığında güçleniyor.

Geçenlerde 36 dakikalık, Oscar’a aday gösterilmiş kısa bir film izledim: "Deux Personnes échangeant de la Salive"; “İki Kişinin Tükürük Alışverişi.” Paris’te, 19 yüzyıldan kalma tarihi bir binada, lüks alışveriş merkezi Galeries Lafayette’de çekilmiş bir distopya. Bu dünyada alışveriş para ile değil tokatla yapılıyor. Yüzünüzde ne kadar morluk varsa o kadar “alışveriş yapmış”, yani o kadar “zengin”siniz. Zenginliğe özenenler yüzlerini makyajla morartıyor. Öpüşmek yasak. Diş macunu bile yasak; çünkü ağızın ferah kokması bir yakınlık kurma belirtisi sayılıyor. Yakalanırsanız cezası ölüm.

Absürt.

Ama absürt olan, sadece film değil. Filmin söylediği şu: İnsanlar korkunç şeylere çok hızlı alışıyor. Tehlike kapıya dayanana kadar başka yöne bakmak için bir gerekçe mutlaka bulunuyor.

Filmin yönetmenleri, karı-koca Natalie Musteata ile Alexandre Singh, 2023'te Tahran'da 18 yaşında nişanlı bir çiftin, üstelik Özgürlük Kulesi’nin önünde sokakta dans ettikleri için tutuklanması ve 10 yıl hapis cezasına çarptırılması olayından esinlendiklerini anlatıyor. “Başörtüsü takmayı reddettikleri için vurulan, kaçırılan veya öldürülen sayısız genç kadın gibi...”

Dans etmek yasaklanıyorsa, öpüşmek de yasaklanabilir değil mi? Yönetmen çift, “Dikkatli olun, işler buraya gidebilir. İşler zaten böyle; sadece o kadar alışmışsınız ki görmüyorsunuz” demek istediklerini anlatıyor. 

Hadi orası İran diyecekseniz, ABD’de ICE polisi sokakta insanları vuruyor. Türkiye’de AİHM kararlarına rağmen insanlar yıllardır 12 metrekarelik hücrelerde tutuluyor. Sonra “AİHM kararlarına uymak lazım” diyorlar. Ama uymuyorlar.

Filmin başrolünde ülkesinden göç etmek zorunda kalmış İranlı aktris Zar Amir Ebrahimi var. Öpüşmek yasak olduğu için öpüşmeyi özendirecek diş macunu da yasak. Ağız kokunuzdan diş macunu kullandığınız anlaşılırsa, haşa öpüşürseniz derhal tabuta sokulup ölümle cezalandırılıyorsunuz. 

Otoriter yönetimler tüm absürtlükleri işte böyle yapıyorlar. Filmin yönetmenlerine göre “Tehlike kapımıza dayanana kadar, hep başka yöne bakmak için bir neden buluyoruz.”

Peki biz nereye doğru itiliyoruz?

İfade özgürlüğünü daraltan her hamle, bir sonraki hamlenin provasıdır.

Hukuku muğlaklaştıran her düzenleme, bir sonraki keyfîliğin kapısını aralar.

Liyakati tartışmalı hale getiren her değişiklik, yarın ‘oy çokluğu ile geçirdim oldu’ düzenine dönüşür.

Otoriterleşme, büyük bir darbe anı değildir. Küçük küçük tavizlerin toplamıdır. Bir gün bakarsınız; artık itiraz etmek değil, öpüşmek bile yasaklanmıştır.

Bugün “bir yasa tasarısı” diye konuşulan şey, yarın bir alışkanlığa dönüşür. Bugün “abartı” diye küçümsenen baskı dili, yarın yönetim tarzı olur. Bugün “kimseye dokunmaz” denilen düzenleme, yarın herkese dokunur.

Otoriter yönetimler tam da bunu ister: Tehlikeyi görünmez kılmak, itirazı gereksiz göstermek, tepkiyi geciktirmek.

UBP ve hükümet toplumu bu yola sokmaya çalışıyor. Sinsice yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin üstünü kapatacağını, yasa değişiklikleri ile konuşanı içeri attırabileceğini sanıyor. Toplum sağlığını hiçe sayarak uzman olamayacakların uzman hekim yapılıp hastanelerde insan hayatının riske atılmasına seyirci kalacağımız, absürt ve otoriter bir rejim yaratmak istiyor.

Bu değişiklik yasa tasarılarının ardından başka yasa tasarıları geliyor. Hükümet durmayacaksa muhalefet de toplum da bir saniye bile durmamalıdır. Tehlike kapımızda duruyor! İlahi hükümet, seçime beş kala beklenmedik etki ve tepkileri daha da artırıyor.

Film YouTube’da izlenebilir. 

Can Sarvan’a cansarvan@mikro-makro.net’den doğrudan ulaşabilirsiniz.
:

Yorumunuz

share
Siteyi Telegram'da Paylaşın
Siteyi WhatsApp'ta Paylaşın
Siteyi Twitter'da Paylaşın
Siteyi Facebook'ta Paylaşın