Bugün günlerden Sevgül Uludağ… Daha da hoyratlaşan bu çakallar adasında, o sıcak ve duyarlı kadın, bizi bir başına bırakıp gidiverdi.
Sabahtan beri ‘nasıl olur’ sorusu ile boğuşurken, Kıbrıs’ın en sağlam ve tartışmasız en güçlü gazetecisinin erken kaybına lanet okumaktan başka elden ne gelir? Olmuyor, bu ülkeye bu kadar önemli katkıları olan çok değerli bir insanın, daha yapacak çok işi varken gitmesini kabul etmek çok zor... Ve bu beklenmedik son, şiirsiz, kitapsız ve mücadelesiz kalan bir ada için, yıllarını daha yaşanılır bir Kıbrıs uğruna tüketmiş bir kadının son haykırışıdır. Şimdi onu yıllarca hedef gösterenler, onu tehdit edenlerle aynı dili kullananlar kalkıp arkasından utanmadan ağıt okuyor.
Düşüncelerini düzene göre genişletip daraltmayan acılı bir ananın ve babanın kızıydı Sevgül Uludağ. Kendi anlatımıyla, TMT’ye girmeyi reddettiği ve Denktaş’a ters gittiği için hapse atılan ve işsiz bırakılan mücadeleci babasını kalbine yenik düşünce 7 yaşındayken kaybetmişti. Anası geride kalan üç çocuğu, kütüphanecilik maaşına inadına zam yapılmazken, kuruşları biriktirerek büyütebilmişti. Uludağ üç çocuğun en küçüğüydü.
Sınıf arkadaşı Neşe Yaşın gibi o da ilk başlarda sadece şiir yazıyordu. Şiirle başlayan yazı serüveni, hiç planlamadığı bir biçimde gazetecilikle devam etti. Birçok gazetede çalıştı, yazıları ve haberleri nedeniyle çok baskı gördü. Uyarılar ve ölüm tehditleri arasında telefonu dinleniyordu. Adına gelen mektuplar önceden açılıp okunuyordu.
Yılmadı. Eşi Zeki Erkut da düşüncelerinden ötürü yıllarca işsiz kaldı. Beraber direndiler.
Gençliğinde kaleminin gücü o kadar etkiliydi ki bazıları ablası İlkay Adalı’nın eşi Kutlu Adalı’nın onun adına yazdığı dedikodusunu yayardı.
1988 yılında henüz 29 yaşındayken, Uluslararası Gazeteciler Örgütü'nün en büyük ödülü olan "Julius Fučík Gazetecilik Onur Madalyası"na layık görüldü. O dönem yayımlanan gazete kupürleri, Uludağ'ın bu ödülü kazanan dünyanın en genç gazetecisi olduğunu duyuruyordu.

Bilim ve Sanat Dergisi, Ağustos 1988 küpürü, s.23
Kıbrıslı bir gazetecinin aldığı bu ilk ödül, o zamanlar çalıştığı gazeteden kovulmasına neden oldu! Girdiği gazetelerden devreye girenlerin baskısıyla kovuluyor ya da dış haberler için çeviri yapmaya gönderiliyordu.
Uluslararası kadın hareketi temsilcileri ve uluslararası gazetecilik örgütleriyle ilişki halindeydi.
Çok sevdiği yoldaşı eşi Zeki Erkut, Sevgül Uludağ’a serbest gazetecilik yapacağı bir ofis açtı. Yine polis takibindeydi ancak en azından artık kimse kendisini işten çıkaramayacaktı.
2000’lerin başında kayıplar konusuna ilk el attığında kendisi bile kayıp kavramının derinliğine henüz aşina değildi. İnsanları dinledikçe, onların acılarını kendi içinde yaşadıkça, savaşta öldüğüne dair kanıt bulunamayanların geride kalan aileleri için neden ‘kayıp’ olarak algılandığını anladı.
Kendi ifadesiyle, birinin kayıp olması, geride kalanlar için onun ne ölü ne de sağ olması demekti; aileler kayıplarını bir gün geri dönecekmiş gibi bekliyordu. Ya bir mucize eseri hayattaysalar?
2001 yılında adanın iki tarafından kadınlarla birlikte “Hands Across the Divide” (“Bölünmüşlüğü Aşan Eller”) adlı sivil toplum örgütünü kurdu.
Bir çocuğu olan anne Sevgül Uludağ, 2003’te Kıbrıs’ta kapılar açıldıktan sonra kayıpların izini bulmak için aldığı ölüm tehditlerine rağmen gece gündüz çalıştı. Yenidüzen ve Politis gazetelerinde iki toplumlu kayıplara ilişkin başlayan yazı dizileri ve kurduğu iki toplumlu hat, birçok kayıbın bulunmasını sağladı. Onu tehdit edenlerse hiç boş durmadı. Ölümü ensesinde hissetmesi için yıllarca amansız bir baskı altında bırakıldı.
Korkmadı. Çalışmalarıyla, 2008 yılında Uluslararası Kadın Medya Vakfı tarafından verilen Uluslararası 'Gazetecilikte Cesaret Ödülü'nü alan ilk Kıbrıslı gazeteci oldu. 2014 yılında Avrupa Yurttaşlık Ödülü'ne layık görüldü. 2019 yılında ise kayıp kişiler ve barış çalışmalarına yaptığı katkılar nedeniyle Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterildi.
Kıbrıs'ta kendine özgü iki toplumlu bir araştırma metodolojisi geliştirdi; bu yönüyle araştırmacı gazeteciliğe yeni bir ufuk kazandırdı.
Kadın hareketinin gelişmesi için yoğun emek verdi. 1998 yılında yayınlanan kitabı, ‘Kadınlar İçin Politikada Strateji ve Planlama’da şöyle diyordu: ‘Kıbrıs’ta siyasi partilerin hemen tümünde kadın kolları veya kadın komisyonları vardır. Partiler kadın kollarını oluştururken, amaç kadını siyasete kazandırmak olmamıştır. Amaç, partiye kadınlar arası ilişkilerden yararlanılarak oy kazandırmak ve partinin kadın destekçilerini artırmak olmuştur. Yani kadın, militan, erkeğin destekçisi, oy getiren ve oy deposu olarak görülmüştür. Halen de büyük ölçüde kadın öyle görülmektedir.’
1998’deki tespiti o dönem için oldukça radikaldi. Ve geçen seneler ne kadar doğru bir analiz yaptığını gösterdi.
Çok üzgünüm. Bir tarih gerisinde koca bir anıt bırakarak belki huzura kavuşmuş olabilir. Bizlerse yalpalayan ada tarihinin yarattığı çirkefliklerle mücadelede artık tek başınayız.
Araştırmacı gazetecilik kibir kaldırmaz, sistematik bir çalışkanlığın yanı sıra düzen oyunlarına her seferinde baş kaldırmayı gerektirir. Sevgül Uludağ araştırmacı gazetecilikte bir çığır açmıştır, tarih yazmıştır.
Arkasından yıllarca onu tehdit edenlere elbette öfkeleneceğiz. Onu sürekli yalnızlaştırmaya, susturmaya ve yıldırmaya çalıştınız. Başaramadınız. Çoğunuz kaba saba, şiddetle düşünceyi yok edeceğini sanan adamlar olarak öldü, Uludağ ise dünya döndükçe Kıbrıs semalarında yaşamaya devam edecek.













Yorumunuz