Çelikten enerjiye, sudan madenciliğe kadar birçok kritik alanda devletler yeniden kontrol arayışına giriyor. Çin rekabeti, tedarik zinciri krizleri ve jeopolitik gerilimler, yaklaşık kırk yıldır hakim olan “devlet çekilsin, piyasa yönetsin” anlayışını sorgulatıyor.
40 yıllık özelleştirme dalgası tersine mi dönüyor?
1980’lerden itibaren dünya ekonomisinin temel yaklaşımı değişti. Margaret Thatcher’ın İngiltere’de, Ronald Reagan’ın ABD’de temsil ettiği ekonomik anlayış, devletin ekonomideki rolünü azaltmayı, kamu işletmelerinin özel sektöre devredilmesini ve piyasa mekanizmalarının güçlendirilmesini savundu.
Bu dönemde enerji şirketlerinden telekomünikasyona, havayollarından sanayi kuruluşlarına kadar birçok stratejik alan özel sektörün yönetimine geçti. Ancak bugün dünya ekonomisinde farklı bir eğilim güç kazanıyor.
Devletler artık yalnızca düzenleyici aktör olarak kalmak yerine, ulusal güvenlik ve ekonomik egemenlik açısından kritik gördükleri alanlarda yeniden doğrudan rol almaya başladı. Çelik, enerji, madencilik, teknoloji ve altyapı sektörlerinde “stratejik kontrol” kavramı ekonomik politikaların merkezine yerleşiyor.
İngiltere’den Fransa’ya: Devletler kritik sektörlerde kontrolü artırıyor
Bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri İngiltere’de yaşandı. Margaret Thatcher döneminde 1988 yılında özelleştirilen British Steel, 2026 yılında yeniden devlet kontrolüne alındı.
İngiliz hükümeti kararın gerekçesini, ülkenin çelik üretim kapasitesini korumak, nitelikli istihdamı sürdürmek ve savunma sanayisi başta olmak üzere kritik sektörlerin ihtiyaç duyduğu üretim altyapısını güvence altına almak olarak açıkladı.
Bu eğilim yalnızca çelik sektörüyle sınırlı değil. Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham, devletin su, konut, enerji ve ulaşım gibi temel hizmetlerde yeniden daha güçlü rol üstlenmesi gerektiğini savunurken, mali sorunlarla karşı karşıya kalan ülkenin en büyük su tedarikçisi Thames Water’ın geleceği de kamulaştırmaya doğru ilerliyor. Birleşik Krallık demiryolu hizmetlerini de yaklaşık 1 sene önce tek tek kamulaştırmaya başladı.
Avrupa’da benzer örnekler çoğalıyor. İtalya, ekonomik zorluk yaşayan Taranto’daki büyük çelik tesisinde devlet kontrolünü artırdı. Fransa, enerji devi EDF’yi yeniden tamamen kamu mülkiyetine aldı. Belçika ise nükleer enerji alanında devlet etkisini artırmayı tartışıyor.
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) “Finance & Development” (Finans ve Kalkınma) dergisinde değerlendirmelerine yer verilen tarihçi Nicholas Mulder, “The Age of Confiscation” (Müsadere Çağı) adlı kitabına atıfla, devletlerin özel şirketleri ve kaynakları son elli yılda görülmemiş bir hızla yeniden kontrol altına almaya başladığını belirtiyor.
Cornell Üniversitesi tarihçisi Mulder, son on yıldaki bu tür devlet müdahalelerinin ekonomik değerini 239 milyar ila 544 milyar dolar arasında hesaplıyor.
Hindistan'da kamuoyu görüşü değişti
Bu dönüşüm yalnızca Batı ülkeleriyle sınırlı değil. Hindistan da 1991 yılında başlayan liberalleşme sürecinin ardından bazı alanlarda kamu kontrolünün yeniden tartışıldığı bir döneme girdi.
İş dünyası gazetesi Mint’in yazarı Rajrishi Singhal, kamu hizmetlerinin özel sektör tarafından yönetilmesinin başarısız olduğuna yönelik görüşlerin güçlendiğini ve kamuoyunda devletin yeniden kontrol sağlamasına yönelik desteğin arttığını belirtiyor.
Hindistan örneği aynı zamanda önemli bir çelişkiye işaret ediyor. Devlet kontrolü uzun süre bürokrasi ve verimsizlikle ilişkilendirilirken, yalnızca özel sektörün de şeffaflık ve etkinlik garantisi sağlamadığı görüldü.
Dördüncü devletleştirme dalgası
Nicholas Mulder’a göre dünya bu yüzyılda dördüncü büyük devletleştirme dalgasını yaşıyor.
İlk dalga, 1930’lardaki Büyük Buhran sonrasında serbest piyasanın kendi kendini düzenleyemeyeceğinin anlaşılmasıyla ortaya çıktı.
İkinci dalga, İkinci Dünya Savaşı sırasında ekonomik planlama ve yeniden yapılanma amacıyla yaşandı.
Üçüncü dalga ise 1973 petrol krizi sonrasında enerji kaynaklarını kontrol eden ülkelerin başlattığı devletleştirme hareketleriyle gerçekleşti.
1980’lerin sonunda ise bu eğilim tersine döndü. ABD öncülüğünde şekillenen Washington Mutabakatı, kamu borçlarının azaltılması, piyasaların serbestleştirilmesi ve özelleştirmelerin artırılması yönünde politikalar ortaya koydu.
Ancak 2008 küresel finans krizi ve Covid-19 salgını, küreselleşmiş ekonomik modelin kırılganlıklarını ortaya çıkardı.
Şirketlerin kamu kaynaklarıyla kurtarılması ve tedarik zincirlerindeki sorunlar, devletin ekonomideki rolünün yeniden tartışılmasına neden oldu.
Stratejik sektörlerde egemenlik arayışı
Bugünkü devlet kontrolü eğiliminin arkasında yalnızca ekonomik gerekçeler bulunmuyor. Jeopolitik rekabet, enerji güvenliği ve kritik hammaddelere erişim de devletleri yeniden harekete geçiriyor.
Çin’in nadir toprak elementleri üzerindeki etkisi, Batılı ülkelerin stratejik sektörlerde daha fazla kontrol sağlama arayışının en önemli nedenlerinden biri olarak gösteriliyor. ABD ve Avrupa artık yalnızca ekonomik verimliliği değil, üretim kapasitesini ve tedarik güvenliğini de öncelikli hedef olarak görüyor.
Çin rekabeti Batı’nın ekonomik anlayışını değiştirdi
Bu dönüşümün temel nedenlerinden biri Çin’in yükselişi. Çin ekonomisi, devlet destekleri, stratejik sektörlere yönlendirilen finansman ve sanayi politikaları sayesinde çelik, batarya, elektrikli araç, nadir elementler ve teknoloji alanlarında küresel ağırlığını artırdı.
Ancak stratejik kaynaklar üzerindeki kontrol arayışı yalnızca büyük ekonomilerle sınırlı değil. Kritik minerallere sahip gelişmekte olan ülkeler de, doğal kaynaklarını ekonomik kalkınma ve ulusal egemenlik aracı olarak kullanmak amacıyla devlet kontrolünü artırmaya yöneliyor.
Bu eğilimin örnekleri Afrika’da da görülüyor. Mali, 2025 yılında Yatela ve Morila adlı iki altın madeninin kontrolünü yeniden ele geçirdi. Mozambik ise 2026 yılında tüm madencilik projelerinde en az yüzde 15 devlet payı gerektiren ve ham veya yarı işlenmiş minerallerin ihracatını sınırlayan bir yasyıa kabul etti.
Nicholas Mulder, “20. yüzyıldaki önceki devletleştirme dalgalarına bakıldığında, bu hareketin küresel ekonomik manzarayı dönüştüreceği tahmin ediliyor” diyor.
Kaynaklar: IMF Finance & Development Magazine - Le Monde - Mint













Yorumunuz