Fransız iktisatçı Patrick Artus, Le Monde gazetesinde yayımlanan analizinde, savaşların ekonomik açıdan irrasyonel olmasına rağmen neden yeni küresel çatışma riskinin yükseldiğini beş temel unsur üzerinden açıklıyor.
Ukrayna’dan Orta Doğu’ya, Sudan’dan Tayvan’a kadar uzanan krizlerin ortak noktası ise yalnızca jeopolitik rekabet değil; ekonomik, ideolojik ve kurumsal dönüşümlerin aynı anda yaşanıyor olması.
2022’den bu yana Ukrayna’da devam eden savaş, Orta Doğu’daki çatışmalar, Sudan’daki iç savaş ve Tayvan çevresinde giderek artan gerilimler, dünyanın yeni bir istikrarsızlık dönemine girdiği yönündeki tartışmaları güçlendiriyor. Artus’a göre bu gelişmeler, uzun yıllar savunulan “ticaret savaşları engeller” tezinin artık geçerliliğini yitirdiğini de ortaya koyuyor.
Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki ekonomik ilişkiler bunun en somut örneği olarak gösteriliyor. Ukrayna’nın işgali öncesinde taraflar arasında yoğun enerji ve ticaret ilişkileri bulunmasına rağmen savaş sonrasında Avrupa’nın Rusya’ya ihracatı yüzde 61, Rusya’dan ithalatı ise yüzde 89 oranında geriledi. Bu tablo, ekonomik karşılıklı bağımlılığın tek başına barışın garantisi olmadığını ortaya koydu.
Birinci unsur: İmparatorluk özlemleri ve tarihsel nüfuz arayışı
Patrick Artus’a göre savaş riskini artıran ilk unsur, bazı ülkelerde geçmiş imparatorluk dönemlerine duyulan özlem.
Analizde Rusya’nın eski Sovyet coğrafyasını yeniden etki alanına dahil etme isteği, Çin’in Tayvan üzerindeki iddiaları ve Türkiye’de Osmanlı dönemine yönelik nostaljik yaklaşım örnek gösteriliyor. Yazara göre bazı devletler, geçmişte sahip oldukları jeopolitik ağırlığı yeniden kazanma hedefiyle hareket ediyor ve bu durum çevre bölgelerdeki gerilimleri artırıyor.
İkinci unsur: Demokrasiler ile otoriter rejimler arasındaki derinleşen ayrışma
Artus’un işaret ettiği ikinci neden, dünya siyasetindeki ideolojik ve dini kutuplaşmanın giderek sertleşmesi.
Kanada, Avrupa ülkeleri, Japonya ve Güney Kore gibi demokratik ülkeler ile Çin, Rusya ve İran gibi otoriter rejimler arasındaki rekabetin daha görünür hale geldiği belirtiliyor. Yazara göre ayrışma artık yalnızca yönetim biçimleriyle sınırlı değil; aynı zamanda dini ve kültürel boyutlar da kazanıyor.
Özellikle bazı Müslüman ülkelerde ve Amerika Birleşik Devletleri’nde dinin siyasi tercihler üzerindeki etkisinin arttığına dikkat çekilen analizde, Avrupa’nın ise daha seküler bir çizgide kaldığı ifade ediliyor. Bu durumun yeni uluslararası gerilimleri oluşturduğu savunuluyor.
Üçüncü unsur: Kritik madenler için büyüyen küresel rekabet
Makalede savaş riskini yükselten ilk ekonomik faktörün stratejik hammaddeler olduğu belirtiliyor.
Enerji dönüşümü ve dijital teknolojilerin yaygınlaşmasıyla birlikte lityum, kobalt, nikel, grafit, silikon ve nadir toprak elementleri gibi kaynaklara olan talep hızla artıyor. Ancak bu kaynakların üretimi belirli ülkelerde yoğunlaşmış durumda.
Nadir toprak elementlerine Çin, ABD ve Myanmar; nikele Endonezya, Rusya ve Filipinler; lityuma Avustralya, Şili ve Çin; kobalta Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Endonezya; bakıra ise Şili ve Peru hakimdir. Bu nedenle büyük güçler, geleceğin teknolojilerini belirleyecek hammaddeler üzerindeki kontrollerini artırmak için daha agresif politikalar izliyor.
Özellikle Afrika’da yaşanan nüfuz mücadelelerinin arkasında bu kaynak yarışının önemli rol oynadığı belirtiliyor.
Dördüncü unsur: Savaş ekonomisinin geri döndürülemez hale gelmesi
Analizin belki de en çarpıcı bölümü savaş ekonomilerinin yarattığı yapısal bağımlılık üzerine. Artus’a göre savaş ekonomisine geçiş bir yerden sonra geri döndürülemez.
Ekonomist şöyle diyor:
”Askeri harcamalar hızla artıyor: 2025 yılına kadar Rusya'da GSYİH'nin %7,3'üne, Körfez ülkelerinde %4 ila %7'sine, Polonya'da %4,2'sine ve Amerika Birleşik Devletleri'nde %3,4'üne ulaşacak. Ancak, silah sektörü merkezi hale gelip yatırım ve istihdamı emdiğinde, gidişatı tersine çevirmek zorlaşır.
Bu harcamaların önemli ölçüde azaltılması, kullanılmayan üretim kapasitesini, işçilerin yeniden eğitilmesini ve üretim kaynaklarının diğer sektörlere yeniden yönlendirilmesini gerektirecek ve bu da bir durgunluk riskini doğuracaktır. 1946'daki %11,6'lık GSYİH düşüşüyle Amerikan örneği, bu uyum maliyetini göstermektedir. Benzer şekilde, savaş ekonomisinden çıkmak, Rusya'yı bugün ciddi bir durgunluğa maruz bırakacak ve bu durumu uzatmaya teşvik edecektir.”
Artus’a göre asıl sorun harcamaların büyüklüğünden çok, ekonomilerin giderek savunma sanayisine bağımlı hale gelmesidir.
Beşinci unsur: Uluslararası kurumların etkisini kaybetmesi
Patrick Artus’un dikkat çektiği son unsur ise küresel kurumların zayıflaması.
Birleşmiş Milletler’in barışı koruma kapasitesinin ve Dünya Ticaret Örgütü’nün ticari anlaşmazlıkları çözme gücünün giderek aşındığı belirtiliyor. Uluslararası sistemde hakem rolü üstlenen kurumların etkisinin azalmasıyla birlikte devletler sorunlarını diplomatik mekanizmalar yerine güç politikalarıyla çözmeye yöneliyor.
Ekonomik açıdan irrasyonel ama siyasi açıdan mümkün
Ekonomistin değerlendirmesine göre, savaşlar ekonomik açıdan mantıksızdır. Maddi ve beşeri sermayeyi yok eder, insan kayıplarına yol açar, küresel ticareti bozar ve kaynakların üretken alanlar yerine silahlanmaya yönelmesine neden olur. Günümüz dünyasında çatışmaları besleyen güç arzusu ekonomik mantıkla açıklanamayacak kadar irrasyonel olabilir; ancak bu durum çatışmaları daha az etkili ya da daha az tehlikeli hale getirmiyor.
Kaynak: Le Monde













Yorumunuz